Share

Büyümek diye bir şey var, çok boktan…

Ama asıl büyümek çizelgesinde bir an var ki… 5 sene önce hayatının 1 dakikasını almaz, akar gider. Ulan işte şimdi uykularımı dağlıyor. Mevzuyu anlatayım da, sen benim gibi geç kalmadan bir anda büyür müsün yoksa sonrasına mı bırakırsın, seçim senin.

Share on Pinterest
Paylaş.










Submit

Bir yıl öncesi falandı, ne zaman gece olsa ve yatağa girsem üst kat komşumuzun yatak odasından tuhaf bir ses gelmeye başlar oldu. Genellikle tam gece 12-1 aralığında; ağırcana bir şeyi çekiştirip, odanın bir yerinden başka bir yerine taşımak gibi “sert bir tekerlek, zeminin anasını belliyor” sesi… Eşimle aynı anda ‘eh yeter!’ dediğimiz bir gece; ‘tekerlekli karyolaları falan var herhal’ ya da ‘üstümüz yatak odası değil, oturma odası ve o odada kalan kişi de yatarken odanın nizamını değiştiriyor herhal’ gibi düşüncelere gark olduk. Takriben bi’ 6 ay sonra falan aynı komşulardan bu sese ilaveten periyodik bir “Pazar coşkusu” gürültüsü eklendi. Şöyle ki; her Pazar saat 19.00 sularında torun torba, akraba eve doluşuyorlar. Bir ses, bir tufan! Gece sonunda, tüm akşam 5’e 2 top kapmaca idmanı yapıp 10 dakika önce falan insaf edip koltukta uykuya dalan chucky ruhlu bebelerin uyanış çığlıkları ve şımarmaları apartmanın ses akustiği sayesinde, kulaklarımdan önce karnımda; Parliament Pazar gecesi sinema kuşağı gibi beliriyordu. Bilenler bilir; kuşağın ismi, müziği falan hep romantik ama kuşakta Mortal Kombat filmi oynuyor! O misal… Neyse işte arkadaş, aleni bir şekilde her pazar ma-aile bu evde toplanır oldular. Ulan seksen milyonluk ülkede bir ailenin; yozlaşan, birbirinden uzaklaşan Türk aile yapısına karşı son direnişçi oluveresi tutmuştu, o da bizim üst komşumuz çıkmıştı! İşte yine deli gibi yorgun olduğum bir Pazar gecesi, önce 20 dakika apartmandan zıplayarak, yuvarlanarak inen gremlin torun seslerini sindirdim. Hemen ardından artık Pazartesi dediğimiz bir saatte o lanet olası tekerlek sesini… Küfür ettik hanımla. Bir de okkalı söver benim hanım. Tersi pistir. Tam o patlama noktasında 3 yıl öncesine bir flashback yaptık.

Sevgililik müessesesinde yeniyiz, en flörtlü dönemlerimiz. (flörtöz dememi bekliyorsan hata edersin. Çok pis gıcık oluyorum ben o kelimeye, bir de  şeye sinir oluyorum… Neydi? Kompedan…) Arada bir; şimdi evlenip damat olarak geldiğim, o zamanlar eşimin öğrenci olarak kaldığı bu asıl hikayeye mevzu bahis eve misafirliğe geliyordum. Yine bir akşam şarap, meyve, film gecesi yapalım dedik. Şekil yapacağım ya, gözlerim sanki bir şeyi anımsamaya çalışır gibi tavanda geziyor, şarabı ağzımın içinde gurme gibi yuvarlıyorum… Sanki bir anda “1898 San Marino” diyecek gibiyim de! demiyormuş gibiyim. Çünkü içtiğimiz şarap 21 liralık Villa Doluca… Çünkü ben şaraptan anlamam! Hayatımda içtiğim en kaliteli şarap Romanya menşeili bi şarap. Kaliteli olduğu kanısına da tadı güzel olduğu ve arkadaşından hediye olarak alan amcamın “kaliteli” dediği için varmışım. Yani şarap kültürüm bir İngiliz’in çay kültürü kadar vasat. (sütle çay mı içilir lan?) Her neyse film de güzel. Sevgilim omzumda. Şarap, cips falan pespembe bir geceyi sürüyoruz… Derken üst kat kendi filminin play tuşuna bastı. Devasa bir gümbürtü! Hikayeyi şimdi açanlar için tekrarlıyorum “şimdiki eşim olan” kız arkadaşım, gözlerinde anormal bir korkuyla; “eyvah!” dedi. Tedirgin oldum, “ne eyvah? Neye eyvah?” dememle; adamın küfürlerini, kadının çığlıklarını duymam bir oldu. Gerçekten eyvahlık bir aile içi şiddet vakası ile altlı üstlü idik. En az 7-8 dakika yerden yere vurdu karısını adam. Ulan elden bir şey gelmiyor, deliriyorum. Sonra sevgili başladı anlatmaya: “Haftada bir mutlaka yaşanıyor bu durum, çok üzülüyorum. Bizim yaşımızda çocukları var, bazen onlar ayırmaya çalışıyor falan…” İçim gitti. Elimdeki şarap kadehinde, benimle aynı yaşta buna maruz kalan evlatlar adına yaptığım empatim boğuldu. Hiç unutmam, filmi 5 dakika daha izlemeye çalışırken, aynı anda birbirimize bakıp laptopun ekranını kapamıştık. O çocukların, kadının hüznünden utanıp neşemizden nefret etmiştik… O günden birkaç gün sonra, evde iki öğrenci kızın yalnız yaşadığını bildiği halde, gecenin 11’inde kızların kapısını çalıp “gürültü yapmayın” demiş o adamımsı. Ki gürültü de yan binadan geliyormuş oysa. Bizim kızlar da şikayetçiymiş sesten oysa!… Ama adama diyememişler bile ‘bizden gelmiyor o gürültü’ diye korkularından. Ben de öğrenince kendimden korkmuştum. Öfke kontrolüme yenildiğim bir anıma denk gelirse, adama yaşatacaklarımın sancısı döne dolaşa kızların kurulu düzenine zarar verecek. Konu büyüyecek diye… Hiçbir şey yapmamayı seçmiştim…

Ekran birden renklendi, tekrar günümüze, an’ımıza döndük. Bu lanet herif zaten 3 senedir huzur bozuyordu, şimdi bir de ailesi eklendi, lanet olasıca karyolası ya da sehpası ne bokuysa o eklendi dedim. İçimden düşünüyordum ne yapsam diye, artık o kız sahipsiz de değildi, kocasıydım. Yani kurulu düzenin parçasıydım. Ne ailesine gider mevzu, ne kurulu düzenine zeval olur, ne eşim mahallede sıkıntı yaşardı. Devamı gelirse ben de bir gece 11’de kapıyı çalar o lanet flashback’ten kalma öfkemle “gürültünüze çare bulun” diye uyaracağım dedim, uyudum. İçime gömdüm… Ta ki bundan 2 ay önce bir gece kızmaktan öteye geçirerek, karı koca odanın ışığını yakıp, yatakta bağdaş kurarak rüya mı lan bu? Dediğimiz o ses gelene kadar kanıksamıştık bile durumu.

Saat 00.39: Üst komşumuz tam üstümüzdeki odada elektrikli süpürge ile süpürge yapıyordu. Üstelik köşe bucak…

Karı koca yatakta bağdaş kurduk, gözlerimizde öfke ile karanlıkta birbirimizi seyrediyorduk. Rüya mı lan bu? Akli melekelerini kaybetmiş olmalılardı. En az 1 yıldır aile içi şiddetten eser yoktu ancak kadında yaraları kalmış olabilir, kendini temizliğe vermiş, garipleşmiş olabilir diye düşündüm. Hayır cam mam kırılsa duyardık. Çıt çıkmıyordu son yarım saat öncesinde… Akla gelebilecek tek bir mantıklı tez yoktu aga. Saat 1’e geliyorken süpürge yapan bir kadın… Mantık kelimesinden en uzak yer, o an bizim apartmanın en üst katı idi. Oklava ile tavana vuracaktım, eşim tuttu… Bağıracaktım, diğer komşuların günahı yoktu… Kapısına çıkacaktım, benim ortam, tutarım yoktu. O an kulağımda bir nefes hissettim. Sakin ol dercesine bir his… Sonunu düşündüm, kahraman olamadım…

1’de bitti temizlik. Akla gelen tüm küfürlerimi etmemi takiben o lanet tekerlekli ses başladı. Kurulum yapıldı ve mis gibi uykularına geçmeye koyuldular. Ya biz? Tavana bak, telefondan Twitter’ı sörfle falan, bekle ki uyku gelsin… Şimdi buraya kadar anlattıklarımı “bu ne ki? bizde daha beter komşular var” diyecek, Allah yardımcıları olası istisnalar dışında kalan herkes bize acırca okumuşsa, hele bir de “ulan sabırlıymışsın, ben o kapıya çıkar o tekerlekleri monte ederdim o herife” falan diyorsa hikayenin ilk cümlesindeki büyümek çizelgesinde bahsettiğim o “an”ın sol tarafında yer alıyor demektir. Biraz kendinize gelin, sakin olun. Boş yapmayın olum. Gecenin 1’inde süpürge yapan komşunuz varsa hemen anasına bacısına sövmeyin. Her Pazar günü komşunuzun torunu, yeğeni, yedi tekmil akrabası “bir eve kaç akraba sığar” Guinness rekor denemesi yapıyorcasına üst katınızda toplanıyor ise ana bacı düz gitmeyin. Bir durun belki gerçekten bir sebebi vardır…

Bir süre önce eşimle bir davetten döndük. Gece yarısıydı. Ertesi gün bayram tatili için şehir dışına uçacaktık ve ben içkiyi birazdan biraz fazla kaçırmıştım… O gece mekandan çıkıp yatağa girene kadarki kesit tamamen bölük pörçüktü. Neredeyse yoktu. Kafamı yastığa koyup lunaparklardaki etek’lere binmiş gibi döndüğüm o lanet an, bir saniyeliğine kendimde olmadığım o kesiti düşündüm. Mekandan yatağıma düşene kadarki an arasında garip bir şey vardı lan? Dedim. Bulamadan rahmetli Levent Kırca’nın sarhoş tiplemesi gibi usulca sızdım. Uyandık ve bayram tatilimize gittik. Dokuz gün sonra döndük… Döndüğümüzde apartman kapısına yaklaştığım an, o geceki kayıp 30 dakikamı, o “garip bir şeyi” hatırladım. O gece apartman kapısında yıpranmış, kahverengi deri bir kundura duruyordu. Sanki elimde anlamsız bir ipucu vardı ve bilmecenin tamamını çözmeliydim gibi hissettim. Apartmana girdiğimizde bodrum kata inen boşlukta kocaman, 8 fonksiyonlu, hastane yatağını gördüm. Alt tarafı bize dönüktü. Tekerlekli tarafı… Hani bilinçaltın bir şeyi anlar ama zihninde aydınlanma yaşanmaz ya. Tam oyduk karı koca. Saat 1’e doğru yastığa kafalarımızı koymuştuk. Tüm akşam hiç torun sesi duyulmamıştı… Tekerlekli karyolayı da o gece çekmemişlerdi. Mışıl mışıl uyumuştuk. Bilmece ertesi gün tabii ki tamamlanmıştı. Üst komşumuz bayram arifesinde akciğer kanserinden vefat etmiş… Ailesi son günlerini yanında geçirmek, ona moral vermek adına neredeyse tüm sülale her Pazar yanında olmuş, elinden geleni yapmış, adamı mutlu uğurlamışçasına rahat bir tavırla ve güçle karşıladı baş sağlığı dileğimizi… Tabii ki çizelgedeki o an, bunu öğrendiğim an değildi. Ölümler hep var, her yerde var… Her ne kadar katıldığım cenaze sayısı arttıkça büyüdüğümü fark etmeye başlasam da o meşhur an; dün evi süpürecekken süpürgenin torbasının dolduğunu fark ettiğim an’dı. Tam yatağın yanında eğilmiş o torbayı süpürgeden çıkartırken yuttuğum toz, önlenemez öksürüklerim… Einstein’ın hayatını adadığı “zamanda yolculuğun” sırrı bir toz parçasında saklıymış. Kemiklerini sızlattım rahmetlinin. 2 saniye, 3 öksürükle fiziki olarak resmen aylar öncesine gittim…

Oda birden zifiri karanlık oluvermişti. Sonra kendimi ve karımı gördüm. Yatakta bağdaş kurmuş oturuyorduk. Gözlerimizde öfkeyle birbirimizi izliyorduk. Küfürlü bir şeyler konuşuyorduk. Üst kattan da elektrikli süpürge sesi geliyordu. An’ın farkına vardım, kendime yaklaştım ve kulağıma fısıldadım;

“Adam hasta, demek ki odada çok toz var, demek ki çok öksürüyor… Lanet olasıca bencil bir pislik gibi davranmayı bırak. Dünyanın başka bir evinde, bir kadın için senin boktan uykundan daha mühim şeyler de olabilir”
 

The following two tabs change content below.

Maskülen Herif

Latest posts by Maskülen Herif (see all)