Share

Film İnceleme: Lucy

Share on Pinterest
Paylaş.










Submit

Fransız sinemasının gişe seyircisi gözündeki “sıkıcı, yorucu, imgesel Avrupa sineması” imajını, Hollywood pratikler açısından 1990’lı yıllardan itibaren yıkmaya başlayan Luc Besson, Nikita ile yaptığı aksiyon dolu çıkışı Sevginin Gücü ile zirveye taşımıştı. Beyazperdeye Natalie Portman güzelliğini kazandıran filmden sonra Hollywood’a dikey geçi yapan Besson 5. Element’in ardından daha çok yapımcı/senarist kimliği ile anıldığı işlere imza attı. Fakat bir süre sonra arkasında yer aldığı işler “ Aaa yapımcısı Luc Besson’muş!” beklentisinden nedense “Amaaaan Luc Besson’dan ne beklersin ki zaten?” serzenişine dönüştü. ABD vizyonunun ardından fazla bekletmeden ülkemizde de gösterime giren son filmi Lucy uzun zamandır özlediğimiz Luc Besson tarzlı aksiyon-mizahı, hayal gücünün sınırlarıyla kurgulayarak önümüze servis ediyor.

Genç, güzel ama oldukça sıradan bir kadın olan Lucy, geceyi beraber geçirdiği serseri Richard’dan uzaklaşmaya çalışırken kendisini bir anda Tayvan’ın en vahşi uyuşturucu çetelerinden birinin elinde rehine/kurye olarak bulur! Canını kurtarmaya çalışırken, kanına karışan sentetik CPH4 maddesi, Lucy’ye henüz herhangi bir canlının erişemediği bilinç üstünün kapıları açacaktır! Bu şekilde özetleyince sığ gibi gelen filmin ana konusu esasen, şayet mümkün olsaydı insan beyninin %100 kapasite ile çalıştığında erişebileceği sınırları ya da sınırsızlığı sorguluyor. Bu, elbette sinemanın daha önce pek çok kez sorduğu ve çoğunlukla uyuşturucu/ilaç/bağımlılık temalı filmlerde yer yer karşımıza çıkan bir soru.

Algı kapılarının “bildiğimiz” düzeyin üstüne çıktığında bizi neler beklediğini şimdiye kadar TrainspottingA Requiem for a Dream madde bağımlılığı üzerinden, Akıl OyunlarıKelebek Etkisi, hatta Sil Baştan zihnin dehlizleri üzerinden, Shutter IslandIdentity gibi örnekler ruh bilimi üzerinden sorgulamaktaydı. Şüphesiz ki bir çırpıda sayabileceğimiz ve çoğaltılabilecek bu örneklerin son temsilcilerinden biri de 2011 tarihli Limitless filmiydi. Film, zihnin aslında var olan ama kullanamadığımız algı düzeyinin, sentetik uyuşturucu vasıtasıyla birden tavan yapmasını ve bunun getirdiği (başta) ‘olumlu’ gibi görünen etkilerin yarattığı bir dünyayı önümüze sunuyordu. Bir yandan zihnin kimyası ortaya dökülürken diğer yandan da karakter gelişimini ve dönüşümünü eş zamanlı görüyorduk.

İşte tam da bu algı kapılarının açılması noktasına kadar Lucy ile Limit Yok’un benzerlik gösterdiği aşikar. Fakat Neil Burger  imzalı Limit Yok bu anlamda kendisini ve argümanını oldukça ciddiye alan bir film. Finalinde gidebildiği noktaya kadar olasılığı sorgulayan ve buna inanan bir yapısı var. Oysa Scarlett Johansson’un ete kemiğe büründürdüğü Lucy, içinde var olduğumuz ve her geçen gün yeni bir şeylerle anlamlandırmaya çalıştığımız bu evren ile sonuna kadar dalgasını geçiyor!  

Luc Besson, tarihin ilk dönemlerinden günümüze paralel geçişler yaptığı hikâyesine aslında öyle bir noktadan giriyor ki, zihin algısı ve kontrolü açısından teoride kabul edilebilecek ya da edilen argümanlarla karşılaşacağınızı sanıyorsunuz. Bir yandan Morgan Freeman‘ın canlandırdığı profesör Norman karakterinin tam da bu inandırıcılık işlevine hizmet etmek için orada durduğu besbelli. Besson’da verdiği röportajlarda bunu inkar etmiyor zaten. Fakat filmin ve Lucy’nin zihni yüzdesel olarak açılmaya devam ettikçe, bilimkurgudan ziyade tam bir Luc Besson hayal gücüne evriliyoruz! Yoksa Lucy’nin ilk etapta ‘patlamamasını’ başka türlü açıklayamayız! 

Yönetmen hikaye akışı boyunca varoluşsal teorilerle, kendini fazla ciddiye alan bilimle ve nihayetinde evrenin oluşumunu anlamak için harcanan enerjiyle sağlam kafa buluyor; bunu da yüzdeler artıkça absürt komedinin sınırlarını zorlayarak yapıyor. Spoiler vermeyelim ama filmin ‘saçma!’ hissettirebilecek finali benim açımdan tam bir CERN göndermesiydi. “Evrenin sırrını anlamak için bu kadar da kasmayın, yüzde yüze vardığınızda hepimiz bir yumurta ve bir spermden ibaretiz zaten!” diyor Luc Besson; bence başka da ciddiye alınacak bir derdi yok.

Öte yandan, ‘çekik gözlü, Asyalı kötü adamlar’, iyi ama biraz aptal Avrupalılar (ya da siz ona Fransız polisleri deyin), şehirde haşamat edilmemiş araba bırakmayan kovalamaca sahnesi, güçlendikçe şirazesinden çıkan kadın figürü gibi şematizasyonlar ise filmin negatifleri olarak haneye yazılabilir.

Nihayetinde eleştirmenleri böldüğü gibi bence seyircileri de bölebilecek potansiyele sahip olan Fransız mizahlı Lucy, bu haftanın gayet keyifli bilimkurgu aksiyonu olarak vizyonda. Evrenin sırrı ise hala orada bir yerlerde…