Share

NYMPHOMANIAC

Share on Pinterest
Paylaş.










Submit

Kendisini Baskılayıp Baskılamamak Arasında Gidip Gelen Bir Kadın ve Bunu Baskılayan Bir Devlet

 

Nymphomaniac, Trier’in Dogma 95 parantezinde film üretmemeye başladığı; aslında yönetmenin ikinci dönemi olarak adlandırılabilecek döneminin son filmi. Film, iki part olarak özgür ülke sinemalarında gösterilse de, tek film olarak ele almak mümkündür; zira doku ve üslup tamamen aynıdır. Sadece, ilk film karakterin (Joe) kendisini keşfetme ve kendisi için yaşadığı hayatı inşa ettiği dönemi, ikinci film ise kendisini sorgulamaya başladığı ve/veya olgunlaştığı evreyi ele almaktadır. Genel olarak 8 alt başlık üzerinden hikayeyi anlatmayı tercih eden Trier, aslında (Seligman’ın,bölümlerin anlaşılırlığını arttıran ek hikayelerinin de etkisiyle) 8 ayrı kısa film çekmiş de denilebilir.

 

İlk filmin başındaki “3+5” meselesi ile Joe, bir sorgulamaya gider. Çünkü o, bu durumu, oyun alanındaki “8-0”lık bir hezimet (hem de deplasmanda!) olarak yorumlamıştır. Yenilgi ve aşağılanma, ona bu bağımlısı olduğu alanda, tam tersi bir etkiyle itici kuvvet olur. Bu, eskisinden daha hırslı olan Joe’yu, oyun alanındaki şimdilik tek rakibi olan ‘B‘ ile trende bir yarışa girmeye zorlar. Ardından trenin en çok sayı yapacak bölgesinde gelen galibiyet ile Joe, bu durumunu lehine kullanmaya başlayıp önüne geleni sıraya dizmeye başlar. Karakterin “anne-kız” ilişkisi ve “ağaç yaprakları-baba” ilişkilendirmesi üzerine kurulan geçmişi, hareket sürekliliği açısından tutarlı bir noktaya oturuyor. Toplum-birey ilişkisi, ötekileşme, topluluk dışında hareket etmeye zorlanmanın kişi üzerindeki etkileri, çok cesur ve -nispeten kör göze parmak da olsa- başarılı şekilde önümüze koyulmaktadır. İkinci filmde Joe bu tutkusunu, çocuğundan vazgeçmeye varacak kadar ileri götürür. Çünkü mutsuz hayatından başından beri sorumlu tuttuğu kişi olan kendisini cezalandırmanın getirdiği vicdan rahatlamasıyla tanışmıştır. ‘K‘ ile birlikte yaşadığı “brutal” anlar, yaşamadığı acılarla tanışmaya iter onu. ‘K’da bulduğu anne izleri, ‘F‘de bulduğu umursamaz masumiyet tavrının babasını hatırlatması ile aslında farklı farklı kişileri farklı farklı kişilerde yaşamıştır Joe. Nitekim “The Little Organ School” bölümünde Bach’ın polifonik bileşenlerine oturttuğu erkekler, aslında Joe’nun ‘mükemmel uyum’a ne kadar özlem duyduğunu açıklar niteliktedir.

 

Neticede bu film, Idioterne‘den sonra sinemasal cesurluğunu kaybetmeye başlayan Trier sinemasının (abi Trier çok bozdu), çocuksuluğunu, özgünlüğünü ve tabii ki deneyselciliğini hiç bir zaman kaybetmemiş olduğunu gösterdiği için kesinlikle izlenmesi gerekmektedir. Kabul edilebilir bir yaş etiketi ile her film sinemada, yani kendi habitatında gösterilmelidir! Yasakların, böyle bir dönemde, hiç bir şeyi engelleyebilir bir durumda olmadığı da açıktır. Üstelik sinema, doğası itibariyle izleyene seçim yapma fırsatı veren özgür bir alandır. İnsanların ne izleyeceğine, nereye yazacağına, neyi destekleyeceğine, ne yiyeceğine, ne içeceğine karışan böyle bir faşizan tutumu desteklemek mümkün değildir. Bu nedenle ilk yazıyı, böyle baskıcı bir dönemde, okuyanı özendirerek izlemeye davet etmek açısından, ‘izle-me / izlet-me!’ etiketi almış bir film üzerine yazmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

 

Kimse merak etmesin;
“Nymphomaniac” da izlenecek,
Emek” de asla unutulmayacak!
  • Ece Akman

    Nymphomaniac, 5 nisanda başlayan 33. İstanbul Film Festivali’nde de gösteriliyor, biletler tükendi muhtemelen ama film festivalleri üzerine bir yazı da yayımlanırsa pek güzel olur.

  • Pingback: Nymphomaniac | Ege Göksu()